Azor Adaları
AZOR TAKIMADALARI
Sabah Madeira’dan ayrılarak dokuz ana adadan oluşan Azor Takımadalarına doğru yola çıkıyoruz;
Azor Adaları (Açores), Atlas Okyanusu’nun kuzeyinde, Portekiz kıyılarından yaklaşık 1.400 kilometre batıda yer alan volkanik kökenli bir takımadadır. Toplam 2.333 kilometrekarelik yüzölçümüne sahip olan adalar; Doğu, Orta ve Batı olmak üzere üç ana gruba yayılmış 9 büyük ada ile çeşitli adacıklardan oluşur. Yaklaşık 236.000 kişilik bir nüfusa sahip olan bölgenin resmi dili Portekizce, para birimi ise Euro’dur.
Siyasi ve idari açıdan Portekiz’e bağlı bir Özerk Bölge statüsündedir ve Avrupa Birliği’nin en dış bölgelerinden biri kabul edilir. Kendi bölgesel hükümeti ve parlamentosu bulunan Azorlar’ın tek bir başkenti yoktur; idari yetkiler üç farklı şehir arasında paylaştırılmıştır: İdari merkez Ponta Delgada, yasama merkezi Horta ve yargı merkezi Angra do Heroísmo’dur.
Doğal yapısı itibarıyla zengin krater gölleri, gayzerler ve termal kaynaklara sahip olan adalar topluluğu, aynı zamanda Portekiz’in en yüksek noktası olan Pico Dağı’na (2.351 m) ev sahipliği yapar. Ilıman okyanusal iklimin hâkim olduğu bölgede ekonomi; hayvancılık, süt ürünleri üretimi, balıkçılık ve ekoturizme dayanmaktadır. Ayrıca Avrupa’da çay tarlalarının bulunduğu ender yerlerden biri olan Azorlar, dünyadaki en önemli balina ve yunus gözlem alanlarından biri olarak öne çıkar.
. İlk durağımız São Miguel Adası ve adanın en büyük şehri Ponta Delgada. Atlas Okyanusu’nun ortasında bulunan Azor Adaları bütünüyle volkanik kökenli. Coğrafi olarak Avrupa, Afrika ve Kuzey Amerika levhalarının birbirine yaklaştığı son derece hareketli bir jeolojik bölgede yer alıyorlar.
Bu nedenle burada doğayı yalnızca seyretmiyorsunuz, aynı zamanda dünyanın oluşum sürecini de gözünüzün önünde okuyorsunuz. Adalar arasında düzenli uçak ve deniz ulaşımı bulunuyor. Adaya varır varmaz, daha otele bile yerleşmeden gezmeye başlıyoruz. Her taraf yeşil, öyle yeşil ki neredeyse asfalttan bile ot fışkıracak.
São Miguel doğu-batı yönünde uzanan büyük bir ada. Bugün doğu tarafını geziyoruz. Volkanik yapısı nedeniyle çevrede birçok krater gölü bulunuyor. Bazıları öylesine berrak ki gökyüzünün rengini neredeyse aynen yansıtıyor. Bir süre sonra hafif bir sis bastırıyor. Bir anda dünyanın bütün renkleri kayboluyor ve geriye yalnızca sonsuz bir beyazlık kalıyor.
Sonsuz beyazlığın içinde yalnızlık…
İnsan bazen kalabalığın içinde değil, doğanın sessizliğinde kendi iç sesini daha fazla duyuyor. Biraz ileride iki büyük göl birbirine çok yakın bir noktada birleşiyor, sanki birbirlerini öpüyorlar.
Bu göller hakkında anlatılan romantik bir efsane var:
Bir kralın mavi gözlü, sarı saçlı kızı, yeşil gözlü fakir bir çobana âşık olur. Birbirlerini çok severler ancak kral bu evliliğe izin vermez. Son buluşmalarında iki genç gözyaşlarına boğulur. Prensesin mavi gözlerinden akan yaşların mavi gölü, genç adamın yeşil gözlerinden akan yaşların ise yeşil gölü oluşturduğuna inanılır. İki göl de bugün hâlâ birbirine dokunur gibi duruyor Mavi olan daha büyük. Neden? Çünkü rivayete göre kadınların gözyaşı daha çokmuş! Yani bizim “zengin kız, fakir oğlan” hikâyelerinin Azor versiyonu…
Efsaneyi bir tarafa bırakırsak göller, ışığın geliş açısı, suyun derinliği, çevredeki bitki örtüsü ve taban yapısının etkisiyle gerçekten farklı renk tonlarında görünebiliyor.
Manzara olağanüstü. Bolca fotoğraf… Gezmeye devam ediyoruz. Bu kadar yeşil bir coğrafyada balıkçılığın yanı sıra hayvancılığın da gelişmiş olması şaşırtıcı değil. Akşam güzel bir et restoranı.
Günler uzun, yorucu ama güzel.
**
Bugün adanın başka bir bölümünü gezeceğiz. Her taraf yine yemyeşil, bitki örtüsü son derece canlı. São Miguel’in bugünkü görünümü milyonlarca yıllık volkanik faaliyetlerin ürünü. Azorların Portekizliler tarafından keşfi ve yerleşime açılması 15. yüzyıla uzanıyor. Başlangıçta insan yaşamının bulunmadığı bu adalar, daha sonra Avrupa’dan gelen yerleşimcilerin tarım ve hayvancılık faaliyetleriyle kalıcı yerleşime açılmış.
**
Azor Takımadalarının temel ekonomik faaliyetleri arasında tarım, hayvancılık, balıkçılık ve turizm bulunuyor. Enerji üretiminde ise özellikle rüzgâr, güneş ve jeotermal kaynaklardan yararlanılması dikkat çekici.
Çevrede birçok yerde jeotermal sıcak suların ve buharın yerden yükseldiğini görüyoruz. Öğle yemeği de bu jeotermal sistemle bağlantılı. Toprağın altındaki doğal sıcaklığın yardımıyla saatler boyunca pişirilen geleneksel yemekler hazırlanıyor. Doğanın enerjisini doğrudan mutfağa taşımak…
İnsanlığın enerji problemi açısından düşünüldüğünde son derece basit ama düşündürücü bir örnek. Biz çoğu zaman enerji üretmek için doğayla savaşırken, burada insanlar doğanın zaten sunduğu enerjiyi kullanıyor. Belki de sürdürülebilirliğin temelinde tam olarak bu düşünce yatıyor. Doğaya hükmetmek değil, doğanın işleyişini anlayarak onunla birlikte yaşamak. Ada volkanik olunca, dağların tepelerinde birbirinden güzel krater gölleri oluşmuş. Manzaralar gerçekten etkileyici.
Son olarak adanın eski yerleşim merkezlerinden Vila Franca do Campo’yu ve çevresindeki tarihî yapıları ziyaret ediyoruz.
Akşam uçağıyla yaklaşık yarım saatlik uçuşun ardından Terceira Adası’ndaki Angra do Heroísmo şehrine geçiyoruz.
**
Terceira Adası’nda yaklaşık 55 bin kişi yaşıyor. Bu nüfusla insanın aklına ister istemez şu geliyor: Burada herkes birbirleri ile akraba veya hısım ama sonuçta herkes birbirini tanıyor olmalı!
Bir yanardağın oluşturduğu büyük krater alanının tepesindeyiz. Çapı kilometrelerle ölçülebilecek kadar geniş. Bugün yemyeşil ve sakin olan bu bölgeden bir zamanlar binlerce derece sıcaklıktaki lavların fışkırdığını düşünmek bile kolay değil. İnsan zihni, zamanın büyüklüğünü kavramakta zorlanıyor. Biz yaşamı birkaç on yıllık ölçeklerle değerlendiriyoruz, doğa ise milyonlarca yıllık bir takvimle çalışıyor.
Terceira, Atlantik deniz yolları üzerinde stratejik bir konuma sahip. Özellikle coğrafi keşifler döneminde Avrupa, Afrika ve Amerika arasında seyreden gemiler açısından Azorlar önemli bir ikmal ve lojistik noktası olmuş. Gemiler burada duruyor, su ve yiyecek ikmali yapıyor, ticaret gerçekleştiriyor, yolculuğa devam ediyorlarmış.
Stratejik konum beraberinde askerî ve siyasi önem de getirmiş. Bu nedenle Angra do Heroísmo çevresinde zaman içinde önemli savunma yapıları inşa edilmiş. Bunlardan biri São João Baptista Kalesi. Bugün de bölgenin tarihsel kimliğinin önemli parçalarından biri. Angra do Heroísmo’nun tarihî merkezi, korunmuş mimarisi ve Atlantik denizcilik tarihindeki yeri nedeniyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunuyor.
Şehirdeki kiliseler, kaleler ve tarihî yapılar, yalnızca mimari eserler değil, Atlantik dünyasının birkaç yüzyıllık siyasi ve ekonomik tarihinin sessiz tanıkları.
**
Şehrin sokaklarında yürümek ayrı bir keyif. Yollar düzgün ve temiz. Binaların cepheleri bakımlı, rengârenk. Şehir adeta meyveli pasta gibi… Sakin, huzurlu ve düzenli.
Azorlar, Portekiz Cumhuriyeti içinde geniş idari yetkilere sahip özerk bir bölge. Yönetim kurumları farklı adalara dağılmış durumda ve adaların kendi parlamentosu ile bölgesel hükümeti bulunuyor. Yönetim binalarından birini ziyaret ediyoruz. Merak işte… Bizdeki büyük devlet binalarıyla karşılaştırınca ölçek oldukça mütevazı, bizimkilerle tartıya bile girmez, molekül boyutunda kalır, bizim bin odalı saray ona bin basar! Ama tam da burada insanın aklına başka bir soru geliyor: Devletin büyüklüğü, binalarının büyüklüğüyle mi; yoksa vatandaşına sunduğu yaşamın niteliğiyle mi ölçülür? Belki de medeniyet dediğimiz şey biraz da gösteriş ile işlev arasındaki tercihte ortaya çıkıyor.
Terceira kültüründe boğanın özel bir yeri var. Bununla ilgili farklı tarihsel anlatılar ve halk efsaneleri bulunuyor. Yerel anlatılardan birine göre geçmişte adaya yönelik bir saldırı sırasında halk, ellerindeki sığırları saldırganların üzerine sürerek savunmaya katkı sağlamış. Zamanla boğa, adanın kültürel sembollerinden biri hâline gelmiş. Bir başka gelenek ise bugün Tourada à Corda adıyla bilinen sokak boğası etkinlikleri. Program dâhilinde bugün de böyle bir etkinlik varmış. Yippu! Şanslı gün, böyle bir fırsat kolay bulunmaz, mutlaka görmemiz gerekiyor. Etkinlik akşam yapılacağı için şimdilik vakit var. Önce güzel bir et lokantasına gidiyoruz. Tıka basa et yedik.
***
Sıradaki durağımız Algar do Carvão.
Burası eski bir volkanın iç kısmına kadar inilebilen son derece ilginç bir jeolojik oluşum.
Volkanın bacasından yaklaşık yüz metre aşağıya iniyoruz. Yani kelimenin tam anlamıyla yanardağın içine giriyoruz. Hayatımda ilk defa böyle bir yerdeyim. Bugün, sessiz, sakin, serin ve yeşille kaplı olan bu volkan bacasından geçmişte muazzam miktarda sıcak gaz ve lav yükseldiğini düşünmek insanı ürpertiyor. Duvarlarda volkanik oluşumların bıraktığı izler açıkça görülüyor, cehennemin dibindeyiz…
Vay be!
Bir an durup böyle bir enerjinin büyüklüğünü düşünmeye çalışıyorum, ne muazzam bir güç…
Ama aynı zamanda ne büyük bir yıkım potansiyeli. Doğadaki enerji aslında iyi veya kötü şeklinde yorumlamak doğru değildir, onu iyi ya da kötü yapan yarattığı sonuçlardır ve bizim onun la kurduğumuz ilişkidir. İnsan için de durum çok farklı değil. Kontrol edilemeyen güç, gerçek anlamda güç değildir.
Güç; yalnızca yapabilme kapasitesi değil, ne zaman duracağını bilebilme iradesidir.
**
Vakit geldi, boğalara gidiyoruz. Bugün iki farklı yerde etkinlik düzenleniyormuş. Program önceden ilan ediliyor; nerede yapılacağı ve kaç hayvanın çıkarılacağı biliniyor. Üç tarafı sokaklarla çevrili hafif geniş bir alandayız, düşe kalka, güvenli olduğunu düşündüğümüz bir duvarın üzerine çıkıyoruz gene de Etraftakilere soruyoruz, “burası güvenli mi?” Pek bilen yok!
Çoğu turist, onlar da bizim gibi ilk defa gelmiş. Hakkımızda hayırlısı deyip bekliyoruz. Bir kapı açılıyor ve kocaman bir boğa meydana çıkıyor. Hayvanın boynunda uzun bir ip var, birkaç görevli gerektiğinde kontrol edebilmek için ipin diğer ucunu tutuyor. İnsanlar da boğanın etrafında dolaşıyor, onu kızdırmaya çalışıyor. Boğa kızgın, uygun anı kolluyor ve sonunda birini gözüne kestiriyor ve saldırıyor. Adam kaçıyor, bu sefer kurtuldu, Yakalarsa?
ele bir de elindeki şemsiyeyle hayvanı sürekli dürten birisi var ki boğa onu yakalasa herhâlde hesabı ağır olur. İnsanlar hayvanı kızdırıyor, hayvan da fırsat buldukça saldırıyor., fazla uzaklaşırsa veya tehlikeli bir durum olursa ip yardımıyla kontrol ediliyor. Böyle bir durum, cesareti olanlar, gönüllüler, ortaya fırlıyor, boğayı kızdırıyorlar, boğada onları kovalıyor, böyle bir durum. Birini arkadan boynuzlayıp havalandırdı, görevliler hemen iple hayvanı kontrol ettiler. Bırakmak lazım, şartlar eşit olsun, işte o zaman görmek lazım neler oluyor!
Yerli halktan çok rağbet eden yok, insanlar içip kafayı bulunca kendini cengâver sanıp çıkıyor ortaya. Her yıl ciddi sayıda yaralanma ve ölüm ile sonuçlanan olaylar oluyormuş. Bizde gördük bol fotoğraf, bugün de tamam.
**
Sabah erken saatlerde uçakla Faial Adası’ndaki Horta şehrine gidiyoruz. İlk durağımız adanın batı ucundaki Capelinhos bölgesi. Burada 1957–1958 yıllarında meydana gelen büyük volkanik patlama çevrenin coğrafyasını önemli ölçüde değiştirmiş. Volkanik patlamalarda denize ulaşan lavlar zaman zaman kıyı çizgisini değiştirerek adanın yüzölçümünü bile büyütebiliyor.
Siyah lav tabakalarının üzerinde yavaş yavaş bitkiler yetişmeye başlamış. Hayatın olağanüstü bir direnme gücü var. Bugün kapkara, cansız gördüğümüz bir yüzey birkaç on yıl sonra önce yosunlarla, sonra otlarla, ardından başka canlılarla kaplanabiliyor. Doğa acele etmiyor, ama vazgeçmiyor da.
Deniz fenerinin bulunduğu noktadan çevreyi seyrediyoruz, muhteşem manzara. Azor Adaları tektonik açıdan son derece hareketli bir bölgede bulunuyor. Bu nedenle deprem ve volkanik faaliyetler burada yaşamın tarih boyunca önemli parçalarından biri olmuş.
**
Caldeira do Faial bölgesine gidiyoruz.
Kaldera, büyük volkanik patlamalar veya çökme süreçleri sonucunda oluşan geniş çukurlara verilen isim. Buradaki kaldera öylesine büyük ki gözle ölçeğini anlamak kolay değil.
Onlarca futbol sahası büyüklüğünde devasa bir alan. Yüksek kesimlerde bulunduğumuz için hava ciddi soğuk ve rüzgârlı, üşüdük, gidelim artık. Sağlıkla ilgili orun yaratmayalım.
İçimiz dışımız volkan oldu, deprem ve volkanik konulara hiç bu kadar yakıcın olmamıştık.
Gezdiğimiz birçok yerde deprem, volkanizma, jeoloji ve adaların oluşumuyla ilgili son derece anlaşılır bilgilendirme panoları, videolar ve görseller bulunuyor. Bilimsel bilgiler öyle sade anlatılmış ki konu hakkında ön bilginiz olmasa bile temel mekanizmayı rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Burada önemli olan yalnızca bilginin varlığı değil, bilginin erişilebilir hâle getirilmesi. Eğitimin belki de en önemli sorunlarından biri budur.
Bir çocuk, bir yanardağın nasıl oluştuğunu ezberleyebilir, ancak onu gerçekten anlaması için bazen bir resim, bir deney, bir video veya doğrudan gözlem bütün ders kitaplarından daha etkili olabilir. Bilgi, ancak merakla birleştiğinde gerçek öğrenmeye dönüşüyor. Bizim eğitim sistemimiz açısından da üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu. Çünkü çağdaş eğitim, yalnızca geçmişte üretilmiş bilgileri tekrarlamak değil; sorgulayan, deneyen, gözlemleyen ve sebep-sonuç ilişkisi kurabilen bireyler yetiştirmelidir.
**
Sabah tekneyle yaklaşık yarım saatlik yolculuğun ardından Pico Adası’ndaki Madalena kasabasına gidiyoruz.
Pico, Azor Takımadalarının ikinci büyük adası ve jeolojik açıdan en gençlerinden biri.
“Genç” dediğimize bakmayın, yüz binlerce yıllık bir adadan söz ediyoruz! İnsan ömrüyle jeolojik zaman arasındaki fark burada bir kez daha ortaya çıkıyor. Dünya için yüz bin yıl bazen yalnızca kısa bir an.
Azor bölgesi, büyük tektonik yapıların etkileşim alanında bulunması nedeniyle tarih boyunca depremler ve volkanik faaliyetler yaşamış. Neredeyse baktığınız her tepe eski bir volkanik oluşumun parçası. Geçmişteki depremler ve volkanik patlamalar adalardaki nüfus hareketlerini de etkilemiş. Özellikle küçük adalarda coğrafi izolasyon nedeniyle sağlık, eğitim ve ulaşım gibi temel hizmetlerin sürdürülebilirliği kolay olmuyor. Ada yaşamının romantik tarafı kadar zor tarafları da Dışarıdan bakınca, deniz, yeşillik, sakinlik, içeriden bakınca, ulaşım, sağlık, eğitim, iş imkânı, fırtına, deprem ve volkan riski… Her cennetin kendine göre bir bedeli var.
**
Pico Adası’nda beni en çok etkileyen şeylerden biri üzüm bağları. Lav taşlarından küçük duvarlar örerek araziyi bölümlere ayırmışlar, üzüm fidelerini lav taşlarının arasındaki uygun alanlara dikmişler ciddi üzüm bağları olmuş. Bu taş duvarların birden fazla işlevi var. Denizden gelen tuzlu rüzgârı azaltıyor, kuvvetli rüzgârlara karşı bitkileri koruyor ve gündüz güneşten ısınan siyah taşlar gece sıcaklığı yavaş yavaş çevreye veriyor.
Yani insan burada doğayı ortadan kaldırmaya çalışmamış, doğanın zorlu koşullarını okuyup onları kendi lehine kullanmış. Yani, doğanın kurduğu oyunun kurallarına razı olmuş.
Sonuç; son derece kaliteli Pico şarapları elde etmişler. Lav taşlarının üzerinde üzüm yetiştirmek şartların yarattığı gereklilik olmuş. İlk bakışta verimsiz görünen bir araziyi yüzyıllar boyunca sürdürülebilir bir üretim alanına dönüştürmüşler. Bu geleneksel bağcılık peyzajının önemli bölümleri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde. Burada asıl değer yalnızca şarap değil.
Asıl değer, insan zekâsının çevreye uyum sağlama biçimi. Medeniyet bazen doğayı değiştirmek değil, doğanın şartlarını anlayıp onlarla birlikte yaşayabilmektir.
**
Geleneksel bir köy evini ziyaret ediyoruz. Taş fırın, ahır, sade eşyalar, gösterişsiz ama işlevsel.
Bir toplumun tarihini yalnızca saraylarda değil, sıradan insanların evlerinde de okumak gerekiyor. Çünkü gerçek hayat çoğunlukla saraylarda değil, bu küçük evlerde yaşandı.
**
Madalena adanın önemli yerleşimlerinden biri. Buradan sahili takip ederek güneye doğru ilerliyoruz. Lajes do Pico, geçmişte balina avcılığının önemli merkezlerinden biri olmuş, bugün burada bir balina avcılığı müzesi de bulunuyor. Gösterilen eski filmleri izlemek çok anlamlı olmuyor, kolay değil bir canlının öldürülmesini seyretmek, insana ister istemez vahşice geliyor. Ancak geçmişi bugünün şartlarıyla yargılamak da her zaman doğru olmaz. O dönemde ada insanlarının ekonomik imkânları son derece sınırlıydı ve deniz, onların temel geçim kaynağıydı. Bu noktada vicdanı ile hayatta kalma arasındaki eski tartışma yeniden karşımıza çıkıyor. İnsan ne zaman tercih yapar ne zaman şartların zorlamasıyla hareket eder?
Bugün balina avcılığının yerini büyük ölçüde turizm, balina gözlemciliği ve şarap üretimi almış durumda.
İnsanlığın doğayla ilişkisi de zamanla değişiyor Bir zamanlar öldürdüğümüz hayvanları bugün görmek için para ödüyoruz. Belki de medeniyet dediğimiz şey biraz da böyle bir şeydir. Bir canlıdan faydalanmanın tek yolunun onu yok etmek olmadığını öğrenmek.
Geziler, köyler ve şarap tadımları derken akşam oldu. Akşam feribotla yeniden Faial Adası’na dönüyoruz.
**
Azor Adaları’nın önemli adalarından dördünü gezmiş olduk. Burada deprem ve yanardağ yalnızca jeoloji kitaplarının konusu değil; yaşamın doğrudan bir parçası, Atlas Okyanusu’nun ortasında yaşamak kolay değil. Fırtına, rüzgâr, yağmur, deprem, volkan, izolasyon. Ama insan her yerde olduğu gibi burada da şartlara uyum sağlamış. Denizle çevrili olmaları nedeniyle balıkçılık önemli bir sektör. Ama bizim Akdeniz ve Ege balıklarına alışmış damak tadımız için okyanus balıkları biraz farklı. Bizim balıklar on basar! Hayvancılık ise son derece gelişmiş, neredeyse her gün güzel şaraplar eşliğinde harika etler yedik. Doğanın zor ve çetin olduğu yerde, insanın ona uyum sağlama becerisi gelişiyor. Belki de toplumları geliştiren şey, yalnızca sahip oldukları kaynakların bolluğu değil, mevcuda uyum sağlama becerisidir. Bazen tam tersine, kıtlık ve zorluk insanı düşünmeye, üretmeye ve çözüm bulmaya zorlar.
Azorlar bunun güzel örneklerinden biri.
**
Artık dönüş zamanı, bugün hava kapalı, yağmur, fırtına. Sabah erken uçakla Lizbon’a gideceğiz. Gideceğiz dedik ama… Gidemiyoruz! Hava muhalefeti nedeniyle bütün uçuşlar iptal. Okyanusun ortasında doğaya karşı yapabileceğiniz fazla bir şey yok. Modern insan, teknoloji sayesinde doğayı kontrol ettiğini düşünmeye çok alıştı, uçaklar, gemiler, uydular, bilgisayarlar, sonra biraz rüzgâr çıkıyor ve bütün programlar iptal. Doğa arada daima kimin patron olduğunu hatırlatıyor.
Yaklaşık on saatlik gecikmenin ardından gece yarısı Lizbon’dayız.
**
Son kontroller, toparlanma, havaalanı ve eve dönüş. Bir seyahat daha sona eriyor. Aslında seyahatler eve döndüğümüzde bitmiyor. Gördüğümüz şehirler, tanıdığımız insanlar, dokunduğumuz kültürler ve doğanın karşısında hissettiğimiz küçüklük bizimle birlikte geliyor.
**
Madeira doğanın cömertliğini, Azorlar ise doğanın gücünü ve insanın bu güç karşısındaki uyum yeteneğini hatırlattı. Bir tarafta yemyeşil defne ormanları, diğer tarafta kapkara lav taşları, bir tarafta okyanusun huzuru, diğer tarafta aynı okyanusun acımasız fırtınası.
Hayat da biraz böyle değil mi zaten?
Güzellik ile tehlike, huzur ile belirsizlik, güç ile kırılganlık çoğu zaman yaşantımızda yan yana bulunuyor. Bizler de bütün bunların arasında kısa ömrümüze anlam vermeye çalışıyoruz. Belki seyahat etmenin en güzel yanı da budur. Felsefeyi doğru anlamak; “Zıtların birliği, yani diyalektiğin temel prensibi” tüm hayatımızda, yaşantımızın her dönemecinde. Yeni yerler görmekten çok, eski düşüncelerimize başka bir açıdan bakabilmek.
Sevgilerimle,
Hayrettin Kağnıcı
Haziran 2017
www.hayrettinkagnici.com
